Jaipur pembe taşlardan yapıldığı için buraya 'Pembe Şehir'de deniliyor.
Şehrin
etrafı surlarla çevrili olup, şehrin yedi kapısının olduğunu
öğreniyoruz, bu bilgi bize şehrimiz Erzurum'un kapılarını hatırlatıyor.
Jaipur'un
pembe kapısından geçip şehrin en güzel mimari örneklerinden biri olan
953 pencereli, pembe kum taşından yapılmış, beş katlı Hava Mahal'e
geliyoruz.
Bayanların faaliyetleri izlemesi için yapılan bu
eserin gerçekten harika bir görünümü var, etraf turistler ve seyyar
satıcılarla dolu.
Hava Mahal?in sol tarafında zurnaya benzer bir
çalgı ile kobra yılanıyla gösteri yapan bir Hintliyi seyrediyoruz,
yılanla yapılan bu gösterilere gezimiz boyunca sıkça rastlıyoruz.
Her
ne kadar çalgıyla yılanın hareketlendiği izlenimi veriliyor olsa da
kobraların sağır olduğunu bilmemize rağmen, bu gösteri yine de hepimize
büyüleyici geliyor.
Hava Mahal?den ayrıldıktan sonra Amber
Kalesi'ne doğru yol alıyoruz, görüntülere artık ünsiyet sağladığımızı,
yani ilk gün yaşadığımız şoku üzerimizden yavaş yavaş attığımızı
söyleyebilirim.
Amber Kalesi çok geniş bir alana yayılmış, etrafı çok uzun surlarla çevrili, ilk bakıldığında Çin Seddi'ni hatırlatıyor.
Aracımızı park alanında bırakıp, bizi kaleye götürecek filler için sıraya giriyoruz.
Turistlerden
oluşan çok uzun bir kuyruk var, yıllar öncesindeki sana yağı veya
sigara kuyruğuna girmiş gibi kendimizi hissediyoruz.
Sıramız
gelene kadar yanımıza yaklaşan seyyar satıcıların ısrarlarıyla mücadele
ediyoruz, haliyle seyyarlardan biraz alış veriş yapıyoruz.
Dişi fillerle kaleye çıkılıyor, her file iki kişi bindiriyorlar.
Onlarca
filin inip çıktığı bu yol fazla bir mesafe değil, filden inip kaleden
aşağıdaki doyumsuz manzarayı seyrettikten sonra, yine yılan
oynatıcıların ve seyyar satıcıların arasından geçip, tekrar aracımıza
binip yola koyuluyoruz.
Güzergâhımız üzerinde yeşil örtü serili birkaç sandukanın bulunduğu, üstü açık Müslüman türbesine rastlıyoruz.
Bir müddet yol aldıktan sonra, göl üzerinde kurulu Mahraca?nın yazlık sarayını görüntülemek için iniyoruz.
Saray
uzaktan görkemli görünüyor, yine etrafımız seyyarlarla dolu, Hindistan
cevizi satan bir satıcıdan aldığımız Hindistan cevizinin suyunu içip
lezzetini anlamaya çalışıyoruz.
İp cambazı küçük bir kızın ip üzerinde yaptığı akrobasileri hayranlıkla seyrederken yüreğimiz ağzımıza geliyor.
Kızın
bir bisiklet jantı ile ip üzerinde yol almasını, ayrıca dizlerini bir
tencerenin içerisine koyup bu vaziyette ip üstünde gitmesini hayranlıkla
izledikten sonra aracımıza dönüyoruz.
Hintli kadınların yöresel
kıyafetlerinde baş nispeten kapalı olsa da göbeklerin açık tutulması
adettenmiş, hatta burada göbekli kadın muteber olduğundan, elbisenin
göbek kısmı açık bırakılıyormuş.
Kadınlar genelde turuncu veya sarı renkli elbiseler giyiniyorlar.
Erkeklerin
saçları hep yağlı ve taralı, badem yağı kullanıyorlarmış, bundan dolayı
saçı dökülmüş; yani kel bir Hintliye rastlamadık.
Hindistan'ı
gezmek için en ideal mevsimin içinde bulunduğumuz Ekim ve Kasım ayları
olduğundan, ne bir yağmura nede fazla bir sıcağa muhatap oluyoruz.
Kullandıkları keyif vericiden mi bilmiyorum, genelde insanlar buldukları her yerde uyuyorlar.
Bilişim
teknolojilerinin en iyi kullanıldığı Hindistan'da 35 milyon civarında
bilgisayar mühendisinin bulunması bir hayli ilginç.
Jaipur'da
uğradığımız antika ve kumaş satan işletmenin girişinde kumaş dokuyan
Hintli bayanların tezgâhlarını gördükten sonra, içeride kumaşların
satıldığı yeri geziyoruz, müessese çalışanları bir hayli ilgililer, öyle
ki kumaş üzerine kalıpla motiflerin nasıl yapıldığını bize
gösteriyorlar, kullandıkları doğal boyaların özellikleri hakkında kısa
bir tanıtım yapıyorlar.
İşletmenin başka bir bölümünde mermerden
ve ahşaptan yapılmış, küçükten büyüğe onlarca heykel çok güzel bir
şekilde teşhir edilmiş.
Oldukça zengin bir müessese olduğu
anlaşılan bu yerin hemen önünde Hindistan'ın çöpler içerisindeki
görünümü ve başıboş gezen inek ve domuzların görüntüleri yer alıyor.
Bahçe duvarları üzerinde ailece gezen maymunların sevimli hareketlerini izledikten sonra buradan ayrılıyoruz.
Rehberimiz
Müge Hanım İstanbul Üniversitesi Urdu dilleri mezunu olup, Hindistan?a
yüksek lisans için gelmiş, bu yüzden Hindistan ile ilgili çoğu şeye
vakıf, oldukça yetenekli ve sempatik bir kızımız.
Aynı fotoğraf karelerinin içerisinde ilerleyerek Jantar Mantar denilen ve 1727 yılında yapılan gözlem evine geliyoruz.
Astroloji
Hintlilerin dünyasında özel bir yere sahip, öyle ki doğan çocuk hemen
bir astrologa götürülüp onun hayat kitabı okunmaya çalışılıyormuş,
ayrıca evlenecek kız ve erkeklerde kuracakları yuvanın geleceği için
astrologlara başvuruyorlarmış.
Bu yoğun inançtan olsa gerek,
buraya o günün şartlarına göre oldukça gösterişli bir gözlem evi
yapılmış, burada yıldızların gözetlenmesinden tutun da güneş saatine ve
burçlara kadar oldukça ilginç eserler bulunuyor.
Jantar Mantar'da
kendi burçlarımızın bulunduğu yerlerde ve diğer kısımlarda fotoğraf
çektikten sonra Mahraca'nın oturduğu Şehir Sarayı'na yöneliyoruz.
Genel ve özel görüşmelerin yapıldığı bu saray, tek kelime ile muazzam bir mimari eser.
Mahraca eğer evde ise iki bayrak, yoksa tek bayrak dalgalanıyormuş.
Sarayı hayranlıkla gezerken, kocaman su tanklarının olduğu bölüme geliyoruz.
Anlatılanlara
göre Mahraca: ''Bu İngilizlerin suları bile içilmez'' diye, İngiltere'ye
giderken bu tanklara Ganj'ın sularından doldurup yanında götürmüş.
Mahraca
İngilizlerin suyunu içmemiş olsa dahi, bu topraklarda İngilizlerin,
Hintlilerin her şeylerini içtikleri ve sömürdükleri rahatlıkla
anlaşılmaktadır.
Bu büyük küplerin yanında gezinirken, içeride
bir hareketlilik göze çarpıyor, hummalı bir çalışma ve koşuşturmayı
anlamaya çalışırken, Mahraca'nın katılacağı bir törenin yapılacağını
öğreniyoruz.
Bu bizim için büyük bir tesadüf oldu, etrafta bizim
haricimizdeki diğer turist kafileleri de töreni öğrenmişler, dolayısıyla
bu mekân bir anda kalabalıklaşmaya başladı.
Önceden bir
hazırlığın olmadığı anlaşılıyor, görevlilerden bir kısmı kırmızı halıyı
anımsatacak uzun bir kırmızı bezi geliş istikametine sarıyor, kimisi
Mahraca'nın oturacağı yere minderler taşıyor, süslenmiş bir çift inek,
bir fil, yarış atları, fayton hemen yerlerini alıyorlar.
Yöresel
kıyafetli üst düzey insanlar yan yana diziliyorlar, sarayın kapısından
Mahraca'nın gelişini hep birlikte beklemeye başlıyoruz.
Bir müddet sonra yöresel kıyafetli bir gurubun arasında küçük yaştaki Mahraca'yı görüyoruz.
Bu
tarihi anı bizim gibi yüzlerce insan görüntülemeye çalışıyor, Mahraca
yerine oturduktan sonra başında bir Hintli elindeki yelpazeyi usulen
sallıyor.
Ortada halktan kimse yok, belli ki bu devam etmesi
istenilen bir gelenek, fazlaca bir ilginin olmaması, bu işin sembolik
bir düzeyde olduğunu rahatlıkla ifade ediyor.
Tören esnasında onlarca maymunun sarayın üzerinde dolaşmaları da törene başka bir renk katıyor.
Bu güzel rastlantıdan sonra Jaipur? da hediyelik eşyaların satıldığı bir halk pazarına gidiyoruz.
Çarşıda şeker kamışından su çıkaran bir seyyar satıcı çok ilgimizi çekiyor.
Kolla çevrilen çarklı bir mekanizmanın arasına yerleştirilen kamışların suyu hemen müşteri buluyor.
Ortamda temizlikten eser olmaması, böyle bir lezzeti tatmamıza müsaade etmiyor.
Yine
yollarda çağ ötesi görüntüler, içleri tıklım tıklım dolmuş minibüsler,
çöp dağları, yerde yatan dilenen insanlar, başıboş gezen kutsal inekler,seyyar berberlerde tıraş olanlar, acayip renkteki yağ içerisinde
kızartılan unlu mamullerin kokusu...
Çarşı çok hareketli ve
kalabalık, yarım saatlik bir dolaşmadan sonra alacak fazla bir şey
olmadığından aracımıza binip otelimize dönüyoruz.
Sabah ünlü Taç Mahal'in bulunduğu Agra'ya gitmek için Pembe Şehir Jaipur'dan alıştığımız görüntüler arasında yola çıkıyoruz.