Koç besleyenler, Araplar düzünde Koç dövüşü yaptırır, köpek besleyenler iyi cins eğitilmiş köpeklerini diğer mahallelerden köpek yetiştirenlerin köpekleri ile dövüştürür, bahisler konularak Araplar düzünü arenaya dönüştürürlerdi.
Mahallemizde doğup büyüyen, dadaşlığından ve mütevazılığinden oldukça etkilendiğim değerli büyüğümüz halen Sakarya’da vali yardımcılığı görevini yürüten Şakir Özdikici Bey’in hoş sohbetlerinde bizlere aktardığı kabadayılardan Cıngır, Atmasyon Nevzat, Cambaz Muhsin’in oğulları Necdet ve Necati’yi anlatmadan geçmek olmazdı…
Çırçır Mahallesi’nde, Yoncalık kışlası dâhilinde Güvercinlik bölüğü mevcuttu. Bir bölük asker haberleşme amaçlı güvercin beslenirdi. Güvercinlik bölüğü çağın teknolojisi ile kaybolunca Çırçır Mahallesi’nde o zamanlardan kalma bir gelenek olsa gerek güvercinlere oldukça meraklı kuşbazlar vardı. Kuşbazlardan Terzi Eke Nihat, Kuşbaz Cevat en meşhurlarındandı…
Her mahallenin bir delisi bir de velisi vardır ya; bizim mahallenin delisi de kar da bile yalın ayak gezen “Deli Alo” idi.
Bir de Serçe diye nam salmış Deli Minadiye’nin kızı Serçe (Gülümser) vardı ki onun dayağını yemeyen erkek kalmamıştı mahallede. Beyaz Yaşar ve Çatto Şefiğe erkek gibi racon kesen kadınlardı!
Mahallenin esnaflarından, kahvehanesi olan Cecikli’nin oğlu Yılmaz, Dadaş Sıddık, Kasap Tahsin, Berber Hilmi unutulmaz simalardı.
Erzurum’un meşhur dişcisi Berber Ahmet, esnaflığını Yoncalık’ta sürdürmesine rağmen evleri Çırçır Mahallesi’nde “Heymetin yokuşu”nda (Hikmet’in Yokuşu) idi.
Hey gidi Heymetin yokuşu! Kışın çocukların vazgeçilmez kayak merkezi olurdu. Hızzegini (Kızak) alan Heymetin yokuşundan aşağı ‘’Haber al’’ diye avazı çıktığınca bağırarak salardı kendini aşağı doğru!
Çırçır Mahallesi spora oldukça meraklı gençlik yetiştirmişti. Erzurumspor’un efsanevi teknik direktörlerden merhum Hadi Vuraler Çırçır Mahallesi’nin ileri gelen isimlerindendir. Didi’li Fenerbahçe’yi yenen efsane takımın efsane teknik adamı için “Hadi’nin fendi, Didi’yi yendi.” sözü Erzurum’da hoş bir seda olarak yankılanırdı.
Boks’da Cazim Vuraler, karatede Selahattin Çobanoğlu, Çırçır Mahallesi’nde yetişmiş ve dünya şampiyonalarında birincilik kazanmış isimlerdendir.
ÇIRÇIR’DA RAMAZAN
Bizim çocukluğumuzda, Ramazan yazın sıcak aylarına denk gelirdi. Ramazandan bir hafta önce mahallede her evi mutlu bir telaş alır, temizlikler yapılır, çamaşırlar yıkanır, bakır kap-kaçak kalaylanırdı.
Özellikle mahalle mahalle gezen seyyar kalaycıları hepimiz hatırlarız. Kalaycı, sokak ortasında tezgâhını kurar, körük denen aletle başlardı ateşi kuvvetlendirmeye… Daha sonra annelerimizin getirdiği bakır mutfak eşyalarını başlardı kalaylamaya.
Ramazan büyük bir heyecanla beklenir alışverişler yapılır erzaklar alınarak kilerlere istif edilirdi.
Ramazan topuyla mübarek günler başlamış olurdu. Çocuklar ellerinde “Tapa”(Maytap) tabancası ile ateş ederek iftar topu patladı diye birbirlerini kandırmaya çalışırlardı. Hele duvara sürünce kıvılcımlar saçan çatapatlar çocuklar için vazgeçilmez Ramazan eğlencesi olurdu…
Gündüz her evde mutlaka hatimler okunur, kadınlar mahalledeki evleri tek tek dolaşır hatim dinlerlerdi. Hızlı okuyan hoca makbule geçerdi. Her gün bir cüz okunur Ramazan sonuna kadar hatim tamamlanmış olurdu.
İftar saati yaklaşınca ayrı bir telaş başlardı sokaklarda… Kimi su testisi ve bidonu elinde Dabakhane çeşmesinin, Şabahane ve Cennet çeşmesinin yolunu tutmuş, kimi duvar kenarına çömelmiş tabakası elinde sigara sararak iftara hazırlık yapar, kimi yumurtalı pide yaptırmak için fırının yolunu tutardı.
İftara yakın zamanda ister sigaranın verdiği gerginlik deyin ister oruç sıktı deyin -adını ne koyarsanız koyun- mahallede mutlaka bir kavga gürültü kopar, ezanla birlikte asırların eskitemediği kaleden atılan iftar topu ile hiçbir şey olmamış gibi iftarlar açılır gerginlikler, kavgalar gürültüler sona ererdi…
İlk teravih ve sahur çok heyecanlı olurdu, kadın, erkek, çoluk çocuk dolardı Çırçır camiye. Kadınlar mahfil denilen yüksekçe balkonda etrafını ehramlarla çevirerek kılarlardı namazlarını...
Teravih namazının sonunda bir seda yankılanırdı camiden; davudi sesi ile Çırçır sokaklarını manevi bir havaya sokardı Süslü Necati…
"İşfealenâ yevme'l- 'arâsâti ve'l- mîzân, İrham bi fazlike yâ Rabbe'l-âlemin, limen kale min abîdike âmin…
Süslü Necati "İşfealenâ’’yı okudu mu sesi ta Kırmacı’dan Yoncalık’tan Yenikapı’dan duyulurdu. Süslü Necati çok da güzel gazeller olurdu.
Teravihten sonra sahura kadar kimse uyumazdı.Kadınlar kendi aralarında toplanır Ramazan eğlenceleri düzenlerdi.Erkekler de yaş gruplarına göre kendi aralarında kimi kahvehanenin yolunu tutar, kimi sohbetler düzenler, kimi de çocuklara heveslenerek sokaklarda oyun oynarlardı..
Sahur vakti yaklaşınca davul sesi uzaktan duyulmaya başlardı. Davulcu Taştan ve Zurnacı Sıddık Emi(Kor Sıddık) Çırçır sokaklarını bir bir gezmeye ve uyuyanları sahura kaldırmaya başlardı. Hoş kimsede yatmazdı ya!
Mahallenin delikanlıları hemen çevirirlerdi Taştan Emi ile Sıddık Emi’nin etrafını:
“Hele bir dehlenk çalın da oynayalım!” Gecenin bir vakti çalınırdı dehlenk. Ağzına su doldurmuş, ceketini ters giymiş, kolunu bacağını şekilden şekle sokmuş bir delikanlı çıkardı meydana. Davulcu vurdukça davula, zurnacı üfledikçe zurnaya ağzındaki suyu bir bir etrafına toplananlara püskürtürdü delikanlımız.
Dehlenkle bitmezdi sahur eğlencesi. Erzurum barları oynanırdı sonra. Zurnacı Sıddık Emi’nin cebine üç beş lira bahşiş konularak herkes evine dağılırdı. Bazen de Sıddık eminin gözleri pek görmediğinden gazete kâğıtlarını keser para diye verirler; ama ertesi gece geldiklerinde Taştan Emi’nin davul tokmağını kafalarında bulurlardı.
Arife günü geldiğinde bir başka olurdu mahallede hayat. Erzurum’un her mahallesinde olduğu gibi Çırçır mahallesinde de aynı gelenek devam ederdi. Bayramdan iki gün öncesine “Şerefe”, bir gün öncesine de “Arafa” denilir. Şerefe ve Arafa günleri banyolar yapılır, çocuklar çimdirilir adına da şerefe günü yıkanmışsa “şerefe suyu”, arafa günü yıkamışsa “arafa suyu” denilirdi. Şifalı olduğuna inanılırdı!
Arife (Arafa) günü çocuklara bayramlıkları giydirilir, ellerine bez torba tutuşturulur ev ev dolaşarak arafalık(ceviz, fındık, fıstık şeker..vs) toplanırdı.Evlerin kapıları çalınır “Eze arafalığımı ver!”diye seslenilirdi.Bazı evler kapısını açmaz bazı evlerden de daha arafalık almadık sonra gelin diye sesler gelirdi.Çocuklar artık o evden arafalık çıkmayacağını anlar ve ağız birliği etmiş gibi “Evize guduk ostura!” diye okkalı bir beddua ile diğer evlerin yolunu tutarlardı..
Burada bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim: Yine böyle bir Arife günü elime tutuşturulmuş bez torba ile ev ev dolaşırken Yoncalık’ta bulunan askeri lojmanlara girdim. Adamlar yabancı olduklarından geleneklerimizden bîhaber kapıyı açıp elimdeki torbayı görünce arafalığın ne olduğunu da anlamadan elime beş lira kağıt para tutuşturdu. O zamanlar beş lira bir çocuk için çok büyük bir paraydı. Sevinçle mahalleye doğru koşup diğer arkadaşlarıma “Laaa! Koşun, koşun para verirler!’’diye seslendim. Arkadaşlarım Çırçır’dan Yoncalık’a kadar son sürat koşarak gittiler. Onlar gidene kadar Subay lojmanındakiler ne olduğunu anlamış ve bizimkilere şeker vermeye başlamışlardı bile. Geri geldiklerinde parama göz dikip “Bizi kandırdın, parayı bize vereceksin!..” diye tehditleri hafızamdan hiç silinmez!..
Not: Bu yazı Murat ERTAŞ'ın Palandöken Gazetesi için hazırladığı 'Divit-Kalem' köşesinden alınmıştır.