AKP Referandum
26 Mart 2017 Pazar
Anasayfa > Yazarlar > Fevzi BUDAK > Erzurumlu (Deli) Tahsin
Fevzi BUDAK

Erzurumlu (Deli) Tahsin

25.10.2016 11:30:03 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Fevzi BUDAK
Rind vari ve ser-âzâd bir hayat sürdüren 'ErzurumluTahsin' isimli farklı ve sıradışı davranışlar sergileyen bir kişiyi konu edinen, Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait edebî bir hikâye...Hikâyenin özüne bir şeyler ilâve etmeden ve alınan alıntılarla, özetlenen hikâyeden söz etmek istiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar, cumhuriyet neslinin ilk öğretmenlerinden... 'Ne içindeyim zamanın /Ne de büsbütün dışında / Yekpâre, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.' mısralarıyla başlayan ''Bursa'da Zaman" şiiriyle ilk kez tanınmış bir şair...

Şiir, hikâye, roman, edebiyat tarihi ve diğer edebî tür ve alanlarda eserler veren, 'velut' yani üretken ve değerli bir edebiyatçı... İstanbul- Bursa- Ankara- Erzurum ve Konya şehirlerinin, tarihsel ve kültürel yapılarının, hünerli- estetik ve edebî bir incelik ve zevkle anlatıldığı 'Beş Şehir' ve ayrıca, 'Huzur' romanı, Tanpınar'ın önemli ve öncelikle okunması gereken eserleri...Tanpınarın bir diğer vasfı da, edebî değeri yüksek güzel hikâyeleridir 'Beş Şehir' isimli eserinde, diğer dört şehirle birlikte, Erzurum'u, derinliğine tasvir ve tahlil eden Tanpınar'ın, hikâyelerinin, toplu olarak derlendiği eserinde yer alan ve felsefi ve kültürel derinliğı bulunan, "Erzurumlu Tahsin" isimli kısa ve küçük bir öyküsü de mevcut... Hikâyenin kurgusu ve özetlenmiş hali...

'Erzurumlu Tahsin' hikâyesi hayâli bir olay ve kişi üzerine kurgulanmış bir öykü değil...Hikâyede yer alan kişi-mekân ve hikâyenin örgüsü, Erzurum'da geçer. Yazarın, 1924 yılında bulunduğu Erzurum'da yaşadığı gerçek bir hayattan alınan ve yaşanmış realist bir hikâye... Görevle iki kez Erzurum'da bulunan Tanpınar'ın, bizzat görüp tanıdığı ve kendisiyle sohbet etme imkânı bulduğu, ilgi çeken bir farklı kişinin hikâyesi, daha doğrusu, Erzurumlu Tahsin'nin hayatının, hikâyesinin hikâyesidir. Hikâyenin kahramanı, herkesin 'meczûp-deli' dediği Tahsin Efendi'dir. Aslında, hayata bakışı, söz ve söylemleriyle, o bir deli ve meczûp olmanın ötesinde, dünyayı umursamayan, kayıtsız yaşayan ve farklı şeyler söyleyen bir 'halk filozofudur'

Hikâyenin döşemesi ve örgüsü Erzurum'da ve Tahsin Efendi'nin kişiliği etrafında teşekkül eder.Tahsin Efendi, hali vakti yerinde bir ailenin çocuğudur. İstanbul'da hukuk tahsili yapmış, Balkan Harbi'nde gönüllü bulunmuş ve Tekirdağ'da yaralanmış, iyileşmiş tekrar orduya girmiş biridir. Harbin sonunda, birden bire her şeyi terkemiş ve bir daha ortalıklarda görülmez olmuş; uzun zaman öldü sarılarak, kendisinden ümit kesilmiş... Sonraları haberleri gelmeye başlamış ve bir mektep arkadaşı, onu Tebriz'de görmüş ve bir başkası da Şam'da ona rastlamış... Üstü-başı pejmürde bir şekilde, arkadaşını tanımadan sadaka istemiş, tanıyınca da uzattığı parayı atarak uzaklaşmış...

Tanpınar, kendisine Tahsin Efendi'den ilk önce bahsedenin, onu Şam'da gören bu ikinci kişinin olduğunu söyler. Tahsin Efendi'nin, bu esnada babası ölmüş, kardeşleri ve annesi bir gün döner ihtimaliyle, oldukça mühim servetten mirâs payını ayırarak ve her kapı çalışında annesi 'Tahsin'dir diyerek kapıya koşarmış...Ve Tanpınar buradan hareketle, trajik bir hakikate parmak basar. Erzurum'da, bu bekleyen annelerin hikâyesini çok dinlediğini, ''Erzurum'da hemen her evde bir iki ölüme ağlandığını ve bir iki kayıbın beklendiğini" ifâde ederek, ''İşte, Tahsin Efendi bu beklenen kayıplardan biri olduğunu" söyler.

Yazar, bir gün Tophane kahvesinde çay içerken, bir kişinin içeriye girerek; 'Tahsin Efendi'nin geldiğini, üç gündür Erzurum'da olduğunu, annesinin ve kardeşlerinin yeni Urbalar giydirdiğini, mirâsını verdiklerini ve annesinin onu evlendirmeye yelteneğini, ilk önce "olur olurla" geliştirdiğini ve sonradan vaz geçtiğini, dünya mal ve mülkünde gözünün olmadığını, ana ve kardeşinin olmadığını, bir ölü olduğunu ve dünyayı boşadığı şeklinde sözler söyleyerek, yeniden urbalarını atarak, pejmürde kıyafetlerle ortalıkta kaybolduğunu, haberini verir...Yazar, bu olaydan sonra, Erzurum'da dedikodu mevzuu artık Tahsin Efendi'nin olduğunu söyler. İkindiye doğru, onu İstanbul kapısında görenler olduğu gibi, değişik rivâyetlerin katlanarak anlatıldığı ve nihayet üç dört gün sonra da, Tahsin Efendi'nin serseri derviş hayatına geri döndüğünü ve bir takım çuvallar içinde gezdiğini ve günün yirmi dört saatinde, sarhoş halde olduğu haberleri gelmeye ve yayılmaya başlar...

Yazar, Erzurum'un bir başka soğuk, fırtınalı ve tipili bir gecesinde, yine Tophane kahvesinde, bir kaç kişiyle çay içip ve Bayburtlu bir arkadaşın hicret hikâyelerini dinlerken; birden bire kahvehânenin kapısının şiddetle açıldığını söyler ve içeriye rüzgârla, karla beraber ortadan biraz uzun boylu, hafif tıklanaz, adetâ çıplak denecek derecede, sefil kıyafetli bir adamın girdiğini, sırtında siyah ve çok eski bir palto olduğunu, ayaklarının çıplak olduğunu, paltodan çıplak ve kıllı göğsü, üzerinde kar parçalarının yavaş yavaş erdiği, esmer bir kaya parçası gibi sert görünen ve kahvenin sessizliğiyle, kendisinin büyülenmiş halde baktığı bir adamı görür ve bu kişinin de anlatılan, Tahsin Efendi olduğunu anlar...

Ondan bahsedenler beni aldatmamıslardı. Hakikaten güzel bir başı vardı. Daha iyisi, siyah Kıvırcık saçları, uzun sakalları, parlak gözleri ve geniş anlı ile bu bir insan başından ziyade, bu gece bizim idrak edemeyeceğimiz bir sırla birden bire hayatın mücizesine ermiş, kadim bir heykel başına benziyordu. Herkesi dervişceşine selâmladı ve kahvenin ortasına yürüdü. Sonra Vâsıf'ın meşhur terci-i bendini okumaya başladı. Ne güzel şiir okuyuşu vardı. Hele sıra: "Mihneti kendine zevk etmedir âlemde Hüner / Gam u şâd-i felek böyle gelir böyle gider.'' beytine geldikçe, o kadar yepyeni bir şekilde kelimelerin üzerinde duruyordu ki.. Manzume biter bitmez bir köşeye çekildi ve kahvecinin masaların etrafında gezdirdiği tabalanın dolması bekledi. Fakat toplanan paranın hepsini almadı, içinden pek az bir şey aldı; gerisini kapı yanında oturan bir ihtiyarın önüne bıraktı ve etrafta yükselen: ''Tahsin Bey bir kahve için'' seslerine kulak asmadan kahveden çıktı. Bu geceden sonra, Tahsin Efendi yi bir daha görmedim.

Tanpınar, Tahsin Efendi'ye son bir defa daha, havalıyı Kars' a kadar alt üst eden 1924 senesi sonbaharında meydana gelen şiddetli deprem günlerinde, bir kez daha gördüğünü ifâde eder. Depremin yarattığı korku ve endişeyle uykusuz geceler geçirdiğini, bir gün Belediye bahçesinin önünü gelerek oturduğunu ve o esnada yanı başında oturan bir kişinin, "Efendi şu ateşi bir ver." diye seslendiği ve döndüğünde, seslenenin Tahsin Efendi olduğunu görür. Başlayan kısa sohbetlerle aralarında, şu 'muhavereler' geçer. Merhaba Tahsin Efendi dedim ve 'Merhaba' diyerek kuru bir cevap verdi. 'Ne güzel gece değil mi?' diyerek tekrar söze başladı. Sonra derin bir nefes alarak yere sırtüstü yattı. Daha sonra tatlı ve munis bir sesle, 'Tabiatın sessizliği, öyle zannedildiği gibi korkunç bir şey değil, yalnız buna biz bir türlü alışamıyoruz. Bana bir nargile ısmarla. Hasta olursan ne olur ki' dedi. Ne olacak hiç dedim, hasta olurum, güzel bir şey mi hastalık, hasta olmak...'Belki de ölürsün değil mi? Ah, sen ölürken dünya ne yapar? Zavallı dünyanın sensiz halini düşün, aman kendine dikkat et...'

Dünyada benim gibi zayıf milyarla insan var ve hepsi yaşıyor ve ölüyor dediğimde, "Şüphesiz senden yumuşak ve zayıfları da var. Fakat onlar hadlerini biliyorlar. Sen cüssene bakmadan Kâinatı fethe kalkmışsın... Dolduracak çukurun dışında işin ne?" Nihayet, filozof vari bir üslûp ve hayret edilecek bir derinlikle, kalıcı ve ölümsüz ifâdelerle; ''Hayat mütemâdiyen, ölümün zaferini teganni ediyor. Hayat ölümün şerefine yazılmış bir kasideden başka bir şey değildir Güneş bir mezarlıktır ve toprak...ve biz... Her şey, hepsi ölümlüdür. Her şey ondan gelir ve ona döner. Biz, bütün bu gördüğümüz şeyler, her şey, hepimiz büyük ve muazzam bir kadavranın üzerinde gezinen kurtlarız Anlıyor musun? Kadavra kurtları..." diyerek, şehirden canı sıkıldığını ve yarın sabah gideceğini söyler... Tanpınar, bu sözlerin ardında, yalnız ve muhakkak bir şey varsa, o da, bu çılgın adamın kendisine bir ders vermiş olduğundan söz ederek, acele acele eve gittiğini ve derhal yatağa girdiğini, bu ölümlü dünyanın uykusuz kalmaya değmediğiniden bahisle, hikâyeyi bağlar.

Halkın kültürel ve folklorik hayatında, bu nev'i şahsına münhasır 'rind' varı, batılı anlâmıyla 'bohem' hayâtı yaşıyan güzel insanlar, hep var olmuş ve toplumun farklı reng ve desenini oluşturmuşlardır Neyzen bunlardan biridir. Erzurum'un da kültürel hayatında, 'kalender-hoş-meşrep, rind vari, dervişâne' bir hayat sürdüren çok renkli kişiliklere ve anlatımlara rastlanır.

Tanpınar'ın, derlenmiş hikâyeleriyle birlikte, okunması gereken hikâyelerden bir de, Erzurum'un kültür ikliminin güzel bir tezâhürü olan, 'Erzurumlu Tahsin' hikâyesidir
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.