TÜYAP
21 Eylül 2018 Cuma
Anasayfa > Yazarlar > Müslüm Çağlar > Bir Tren Düdüğü
Müslüm Çağlar

Bir Tren Düdüğü

14.10.2016 18:29 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Müslüm Çağlar
               Dükkânlarına ,mağazalarına, yüksek yüksek binalarına, camilerine, camilerin minarelerine hayran hayran baktığım Cumhuriyet Caddesi... Kaybolmamak için her mağazayı her köşeyi kafama kazıdığım Cumhuriyet Caddes. Paltolu, atkılı, şapkalı, yuvarlak şapkalı, parlak ayakkabılı adamların gezdiği sohbet ettiği cumhuriyet caddesi...  Lalapaşa Cami, yanında Doğu sineması, Hacı Baba lokantası. Açlıktan değil, meraktan baktığım ve tadın henüz bilmediğim isimlerini sonradan öğrendiğim lahmacun ve döner. Az ileride Tommix, Teksas satan yada değiştiren benim yaştaki çocuklar az daha ileride lise yıllarında gıpta ile baktığım ve arada sırada subay çocuğu olan arkadaşlarımla oturduğum Orduevi çay bahçesi, Morkof kışlası ve beyaz kasklı inzibatların kapısında nöbet tuttuğ; kocaman bir nizamiye kapısı... Lalapaşa camisinin tam karşısında taraça taraça ve en yukarıda kapalı bir çay içme yeri olan Emirgan çay bahçesi

             Yine bir gün orada bir sinema gözüme ilişti. Doğu sineması... Görür görmez içeri daldım. Aman Allah'ım, bir sürü atlı adam atlarını üzerime sürüyorlar. Üstelik tüfekleriyle bana ateş ediyorlar. Korkumdan hemen ilk koltuğa oturmuşum, öylece ne kadar kalmışım bilmiyorum. Lambalar yandıktan ve insanlar dışarıya çıktığında bende çıkıyorum. Akşam olmuş nereye gideceğim? Her yer değişmiş kocaman kocaman lambalar yanıyor. Ben taş mağazalarından yukarı çıkmıştım orası nerede şimdi!

            Hele şuradan gideyim bulurum nasılsa her tarafı ezberlemiştim ama onların hiç biri yok? Hah tamamı bu iki minareyi görmüştüm. Buradan aşağı inmem lazım ama geldiğim yol bu yol değil ki? Bu cadde ışıl ışı her taraf altınlarla dolu. Ben gelirken bunlar yoktu. Kayboldum ben, kayboldum işte!

            Ama ağlamayacağım. Ağlasam bile ağladığımı kimse görmeyecek... Göğsüm inip inip kalkıyor. Engel olamıyorum. Gözlerim, gözyaşlarım... Gözyaşlarıma da engel olamıyorum. Şu ışıklı yeri bir geçsem belki yolu tanırım! Daha hızlı yürümeliyim, daha hızlı... O da ne? Bir ses duydum. Ben bu sesi tanıyorum. Bir tren düdüğü! Çok şükür kurtuldum. Bu Tren düdüğüne doğru daha hızlı, daha hızlı en hızlı gitmeliyim. Bizim ev orada. O tren düdüğünün yanında...

            İşte yukarıdaki anıya anlattığım yıllar 1966 veya 1967 ... 11 veya 12 yaşımdaydım. Horasan'dan Erzurum'a geldiğim ilk günler.

            O yıllardan itibaren  kısa aralıklar hariç Erzurum'dan hiç ayrılmadım.

                                                                 DAR HAT

            Eski Dar Hat lojmanlarında geçen üç buçuk dört yıl (Küçük tren hattı. Bu alan şu anki kömür Tevzi'nin yeri, Vahit Bingöl'e ait benzin istasyonu ve bir alt geçit var) işte buradan Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu'na (GAMPO) o çamurlu yollardan ve lahana bostanları arasından başımda üzerine şeffaf naylon geçirmiş ortaokulu şapkasıyla gidiş-dönüş... Kömür yığınları, tren vagonları (saman veya kömür yüklü) Hacı Şükrü'nün hanları, gaz ambarlar,  hayvan hastanesi, yapı sanat mektebi, kongre caddesi ve tabut. (Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu'nun lakabı...)

           Arkadaşlarım şunlar; Oruç eminin oğulları, Tren Memmet ve Kaz Osman, Pekar ezenin oğlu Hışto Hasan, Refik çavuşun oğlu Pisik Raif (kafasının sığdığı her yerden vücudunu da geçer ve tren vagonlarının üzerinden takla atarak saman yığınlarının üzerine ayakları üzerine düşebilirdi. Onun için biz ona pisik gibi, kedi gibi derdik) Sivaslı Necmi abinin oğlu Uzun Turan ve ben, Ali Rıza çavuşun oğlu Müslüm... Pazar günleri cirit var. Çünkü burası Kavak Mahallesi...  Kimimiz su satar, kimimiz ayakkabı boyardık. Birde bu lojmanların bahçesinde savaş ve deprem zamanı sığınmak için yapıldığı söylenen karanlık bir sığınak vardı. O sığınağa tek başımıza girmeye korkardık ama içinde ne var diye de çok merak ederdik. Haydar emminin bostanından salatalık çala,r hemen yanındaki küçük ağaçlık alanda futbol ve voleybol oynardık.

           İşte ortaokul yıllarımı paylaştığım arkadaşlarım. Kimden çaldıysak ekmek teknesi (Hamur teknesi) ile toprak tabyadan aşağıya kayıyoruz. Tekne ağırlığımıza dayanamıyor paramparça oluyor. Böyle olmaz diyerek ikinci gün çamaşır leğeni (teşt) getiriyoruz kaydığımız yere. Daha birinci atlatmadan sonra her birimiz bir tarafa savruluyoruz. Leğen taa aşağılarda gözden kayboluyor. Arkasından baka kalıyoruz. Bahaneyi de dümencide buluyoruz.

            Evet hepimiz kayak yaptık ama Hasan Erzurum kayak takımına seçildi. Ağabeyisi ona altı demirli kayaklar almıştı. Hepimiz Futbol oynadık ama Osman Akbaba kalecilikte zirveye çıktı. Hepimiz atletizme merak saldık ama Mehmet Akbaba yüz metrede hep birinci geldi. Onun için ona Tren Memmet dediler. Yüz metrede ve dört çarpı yüz metrede Erzurum'u temsil etti. Hepimiz halk oyunlarına merak saldık amma Faik Ünlü hem çaldı hem oynadı. Mahallede Ayten hanım vardı. Hepimiz ona aşıktık. Ama bu konuda bizi alaya alan sözleri hep Uzun Turan söylerdi.

              GAMPO'nun öğretmenleri resimci Fuat İğdebeli, Müzikçi Erdoğan Okutan, Bedenci Beton Fevzi, (Palandökenspor'da kaleciydi) hayatımda iz bırakan üç öğretmendi ne resimci oldum ne bedenci. Spor, resim, müzik boş adam işiydi. Ben okumalıydım adam gibi adam olmalıydım öyle diyordu büyüklerim.

             Burada yeri gelmişken Faik Ünlü hocaya ayrı bir parantez açmam gerek yoksa eksik kalır. Kulakları çınlasın.  Erzurumspor'un efsanevi kaptanı Sebahattin Güneş'le bu bizim Pisik Raif'i rahmetli Osman abi (Eygü) daha ortaokuldayken alıp 12 Martspor Kulübü'ne götürmüştü. Bu bizim Raif'e, Demirspor'a gel diye çok yalvarmıştık. Babası yol çavuşu Refik Çavuş  bile ''Ne işin var 12 Mart'ta, bizden kopma!'' diyordu. Ama O,  ''Ben 12 Mart'ta çok mutluyum'' diyerek Demirspor'a gelmedi. Takım arkadaşları bakın kimlerdi? Lütfen lakablarına çok dikkat ediniz. Kor Erol (Sırmacı) Gögermiş Naci (Kempes) Deli Şahap (Eygü) Tıs Atila, Nizo (Nizamettin) Costig Yalçın (Songün) Hoca Remzi, Tozoğlu Cevdet, Apollo Necati, Foto Atilla ve Keşiş Neco... Bunlar dönemin meşhur futbolcuları ki sonradan bir çoğu Erzurumspor'da futbol oynadı... Eee... Bunların arasına düştüya Raif, bir müddet sonra Pisik Raif oldu mu, İnek Faik (Onun da ayrı bir hikayesi var neyse) Kaptan Sebahattin yeri geldiğinde anlatır.  


                                    BİR ÇORBA ON PARÇA EKMEK

             Hikaye şöyle; Kaptan Seboyla Faik, sık sık Mulenruj Lokantası'na giderler birer ezogelin çorbası içer parasını öder çıkarlar. Çünkü ancak bir çorba içebilecek kadar paraları vardır. Bir çorba içerler amma on parça ekmekle... Bir ekmeğin dört parça olduğunu düşünürsek demek ki adam başı iki buçuk ekmek yiyorlar. Hikayenin devamını Kaptan Sebo anlatıyor: Birgün yine idamandan sonra lokantaya gittik. Lokantanın sahibi Ateş Rıza abi bizi kapıda karşıladı. Dedi ki ''Alın size birer çorba parası lütfen gidin başka bir lokantada çorbanızı için ve bir daha da buraya gelmeyin! Bir çorba on parça ekmek, ne ki ola burası darulecaze mi?

             Yıllar sonra oynadığımız kulüpler yemek paralarımızı ödeyince Ateş Rıza abi bize bakar bıyık altı kıs kıs gülerdi....
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.